İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Okuma Listesi

Son Güncelleme 11 Haziran 2019

"İyi kitaplar okumayan adamın okumuş olmasıyla cahil kalması arasında hiçbir fark yoktur."

Din ve Tarih

Tercih edilen görüse göre, hicri 151 yılında vefat eden Muhammed Ibn Ishak el-Muttalibî’nin degerli ve esi bulunmaz eseri Siyer’inden bir bölümüdür.. Bu eser alanında yazılan eserlerin 
en eskilerindendir. Ibn Ishak’ın “el-Meb’asii ve’l-Megazi” adındaki kitabı, her çagda, Dogu’da ve Batı’da büyük bir üne mazhar olmustur. Bilindigi gibi, bilim sürekli bir gelisme içindedir. Bu bakımdan sonradan gelenler, öncekileri hep yorulmus olarak bulurlar. Ibn Hisam, bu kitabı “Siyratu Rasuli’llah” adıyla özetleyerek sundugu zaman büyük bir takdir gördü. Gerçekten bu eser, Ibn Hisam’ın katkısıyla ilk eserlerin en üstünü olma payesine ulastı. Ne var ki, bu durumda Ibn Hisam’a kaynaklık eden Ibn Ishak ihmal edilir oldu. Artık insanlar, çogunlukla ona basvurmaz oldular. Bu yüzden Ibn Ishak’ın eseri tek bir nüsha olarak kaldı. Uzunca bir süreden sonra yitik oldugu sanılan bu eserden bazı parçalar ele geçti. Elinizde ki eser Yitik oldugu sanılan parçaların bir araya getiririlmesi ile olustu..

İbn-i Hişam, İbn-i İshak’ın yazdığı Rasûlullah’ın savaşları, hal ve yaşayışı demek olan Sîret’ini toplamış, onu düzenleyip kısaltmıştır. İşte bu kitap «Sîret-ü İbn-i Hişâm» adıyla
Tanınmış olan Sîret’in bir özetidir.
İbn-i Hişam tarafından rivayet edilen Sîret’in aslını araştıran kimse, onda aşırı titizlik ve kesin emanet ruhu görür ki, bu tutum o ilk asırlardaki müslüman bilginlerin alâmetidir.

İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in (ona selam olsun) yönettiği savaşlar, geçmişin ve günümüzün diğer birçok savaşı arasında en çarpıcı, en ileri ve en insani olanıdır.

Kendi konuşlandırdığı asker sayısının üç katı, hatta kimi zaman on iki katı ve daha fazla sayıda düşmanla savaşmış ve her zaman fiilen zafer kazanmıştır. Onun “imparatorluğu”, küçük bir Şehir-Devlet’in kimi caddelerinden ibaret olarak başlamış, başlangıçta şehrin tamamı ona katılmamıştı ortalama olarak günde 830 kilometre karelik bir oranla genişlemiş ve on yıl süren siyasal çalışmadan sonra, son nefesini verdiği sırada 3 milyon kilometre kareden fazla bir alana yayılmıştı.

Bu eser, Prof. Muhammed Hamidullah’ın çeşitli zamanlarda yaptığı beş önemli araştırmasını bir araya getirmek üzere yayınlanıyor. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında Medine’nin Sosyal Yapısı; İlk İslâm Devleti’nin Kuruluş ve Organları; Akdeniz Çevresi Müslümanlarının Tarih İlmine Katkıları; Müslümanların Petrol Hakkındaki Bilgileri ve Kristof Colomb’dan Önce Müslümanların Amerika Kıtasını Keşfi ile ilgili ilginç ve değerli bilgiler, ancak Arapların kendisine ‘Heledefü’l-Mektebe’ (Kütüphanelerin Köstebeği) adını verdikleri Prof. Muhammed Hamidullah gibi ender rastlanan büyük bir araştırıcının eserinde bulunabilir.
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah 

İslam’ın İlk Dönem Tarihi, Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma’nın 6 kitabından oluşan bir set.

İlk dönem tarihimizi dinamik bir yorumla anlatan ve günümüz klasikleri arasında yer alan eserlerden oluşan bu set, tarihi farklı bir açıdan öğrenmek isteyenlere özel bir imkân sunuyor.

Yayınlandıkları ilk günden bu güne kadar her seviyedeki okurun İslamî kültürüne önemli katkılarda bulunmuş olan “İslam Öncesi Mekke ve Hz. Muhammed, İslamî Tebliğin Mekke Dönemi ve İşkence, İslamî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, Örnek Halifeler Dönemi, Emeviler Dönemi ve Abbasiler Dönemi” isimli kitaplar, İslam’ın İlk Dönem Tarihi adı altında bir bütünlük içinde okuyuculara sunuluyor.

“Selamet, doğru yolu takip edene olsun” diyor Kur’an (20/47). Ve O yine şöyle diyor (5/47): İncil sahipleri Allah’ın onda indirdikleri ile hükmetsinler!… “Şu halde müslümanlar, muhatapları olan Hıristiyanlardan, gerçek İncil’i- eksiksiz olarak- takip etmelerinden başka bir şey istemiyorlar, Allah’a gitmek isteyenlere, Allan yön verir ve yolunu kolaylaştırır.”
Yahudi Meselesi’nin, tarihte yaşanmış çok özgün bir uygulama olan Medine Vesikası çerçevesinde incelenmesi, çok yönlü faydalar taşımaktadır. Bu yaklaşım bize, hem Müslümanların farklı düşüncedeki insanlarla birarada hangi çerçeve içinde ve ne ölçüde yaşayabileceklerinin ip ucunu vermekte, hem de günümüzde de ciddi bir sorun olarak varlığını devam ettirmekte olan Yahudi Meselesi’ni anlamamızı kolaylaştırmaya zemin hazırlamaktadır. Özellikle Siyonist İsrail Devleti’nin., Filistin’de gerçekleştirmiş olduğu insanlık dışı eylemler, bu meselenin ehemmiyetini kat kat arttırmakta ve sadece Müslümanların değil, bütün insanların Siyonistler konusunda ne kadar müteyakkız bulunmaları gerektiği gerçeğini ortaya koymaktadır.

Müslümanların tarihi bize göstermiştir ki, ne zaman İslamî Devlet, sahih din adamları vasıtasıyla dini konularda yanlışlar yapıldığında müdahale etmişse, o zaman dini yanlış anlama nisbeti azalmış; Kur’an ve Sünnet’e göre değil kendi rüyalarına göre din oluşturmaya çalışanlar fazla bir varlık gösterememişlerdir.

Devlet gerçekten dini hakkıyla bilen hocalar vasıtasıyla dinȋ yapıyı denetleyebilirse, o zaman ne cahil din adamları kendilerine toplumda yer bulabilir, ne de İslâm’a aykırı faaliyetlerde bulunabilirler! Ama söz konusu hocalar, dini, Kur’an ve Sünnet’e göre değil, iktidarların veya bazı çevrelerin arzuları doğrultusunda anlatmaya çalışırsa, işte o zaman, “yanlış din” veya dinler oluşur.
Bu kural, Türkiye gibi laik bir ülkede geçerli olduğu gibi; adına İslâm Devleti(!) denen fakat alimlerinin Kur’an ve Sünnet’in değil, devlet başkanlarının emirleri doğrultusunda hareket ettikleri devletler için de geçerlidir! Başka bir ifadeyle din, Otorite’nin Kur’an ve Sünnet’e karşı olan olumlu, ya da olumsuz tutumuna göre şekillenir: Otorite, yani Devlet, gerçekten dine sahip çıkıp, onu yetkili hocalarla desteklese, “yanlış din anlayışları” dediğimiz olgu oluşmaz; ya da minimum seviyede olur ki, o da toplumda bir karşılık bulamaz!

İslam tarihinde görülen çatışmaların merkezinde her zaman hilafet kurumu olmuştur. Mısır’da hükümran olan ve halifeliğin kendilerine geçtiğini ilan eden Fâtımîler ise İslam dünyasında büyük bir yankı uyandırarak hilafet merkezli çatışmalara yeni bir boyut kazandırmışlardır. Eksantrik uygulama ve anlayışları ile tarihin en sıra dışı halife ailesi olan Fâtımî Hanedanlığı döneminde, türlü iktidar çekişmelerinin yanında -baba, oğlunu öldürtmüş; oğul vezirlerle iş birliği yaparak babasını öldürmüş; amca yeğenine iktidar için kılıç sallamış; yeğen amcaya ölümü reva görmüş- El-Ezher’in kurulması, dünyanın en büyük kütüphanelerinin yaptırılması, Ebu Tahir el-Cennabi tarafından sökülüp kaçırılan Hacer’ül Esved’in esas yerine yerleştirilmesi gibi gelişmeler de yaşanmıştır.
Elinizdeki kitapta, Fâtımîler’in idari ve sosyal yapısı incelenmiş, Fâtımî halifelerinin hayat hikâyeleri ve bunun yanı sıra hilafet kurumun doğuşundan kaldırılışınakadar geçen sürede gelişen olaylar belli bir sistematik içinde anlatılmıştır. 
Derleyici: Hasan Yılmaz

Bu eser, adından da anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in İslâm’ı tebliği gayesiyle komşu devlet başkanlarına gönderdiği mektupların, son zamanlarda ortaya çıkarılmış orijinal nüshalarını konu edinmektedir. Prof. Muhammed Hamidullah, keşfedilen bu orijinal nüshaların tavsiflerinin yanı sıra, bunların sahte olup olmadıklarını da tartışarak, konuya açıklık kazandırmaya çalışmaktadır. Müellifîn bu eserinin ilginç bir yönü de, mektupların tavsifîne geçmeden önce, Arap yazısının tarihçesiyle ilgili bir bölümü de ihtiva etmesidir.
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah

Tam olarak okuma anlamına gelen, Arapça “el-Kur’an” diye ifade edilen Kur’an” diye ifade edilen Kur’an, Müslümanların kutsal kitabıdır, ki Müslümanlar onu, Allah’ın “yaratılmamış kelâmı” olarak değerlendirirler. Seçip gönderdiği Elçi’sine, halkına tebliğ etmesi için onu vahyeden “dünyanın Rabbi”dir. Bir Müslüman’a, Hz. Peygamber’in bu Kitap’ın yazarı olduğunu söylemekten daha büyük bir hakaret olamaz; çünkü Orta Çağ Fransızları tarafından adı Mahomet diye bozulan Hz. Muhammed, yalnızca mesajı iletme görevlisidir ki, ona kendiliğinden ne bir şey eklemiş, ne de ondan kendi isteğiyle en küçük bir şey çıkarmıştır.
Bu, Allah tarafından vahyedilmiş bir Kitap’tır, bir Mesaj’dır.
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah 

“İslâm Anayasa Hukuku,” çağımızın en önemli ilim adamlarından Prof.Dr.Muhammed Hamidullah’ın, Anayasa kavramı çevresindeki makalelerinin derlenmesinden oluşmaktadır. Hamidullah’ın bu değerli eseri, kendisi tarafından “yer yüzündeki ilk yazılı anayasa” olarak sunulan Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonra, Medine’deki yerleşik topluluklarla yaptığı ve “Medine Vesikası” diye bilinen tarahi belge çevresinde odaklanmaktadır.
“İslam Anayasa Hukuku,” insanlık tarihinin ilk dönemlerindeki anayasa hareketlerini ve Hz. Peygamber dönemi ile daha sonraki devirlerde yaşanan olayların, anayasa ile ilişkilerini incelemesi açısından tarihi bir öneme sahip bulunuyor.
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah

İslâm’a göre, diğer tüm din mensuplarının dalâlette olduğu doğrudur. Bununla birlikte dünya hakimiyeti bakımından en zirvede oldukları bir dönemde en dindar ve selefî olan Müslüman yazarların, bu konuda neler söylediklerine bir bakalım. Bunların hepsi, uluslar arası ilişkilerle ilgili bir temel hukuk kuralı üzerinde müttefiktirler ve İslâm hukuku ile ilgili her kitapta: “Dünyanın zorlukları karşısında müslüman ve kafir eşittir” prensibi birbirine benzer ifadelerle tekrar edilir.
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah
“Sizlere takdim etmeye çalıştığımız bu kitapçık, yakın tarihimizin değişik olaylarıyla ilgili bazı belgelerin değerlendirilmesinden ibarettir. Çalışmamızın birinci amacı, bize bir çok yönleri yanlış anlatılmış olan yakın tarihimizin hiç olmazsa bir iki yönünün gerçek yüzünü ortaya koymak; ikinci amacı ise, bu konular üzerinde ayrıntılı olarak çalışacak araştırmacılara biraz olsun malzeme sunmaktır.”
Görüyoruz ki Amerika güdümündeki batı, çıkarlarına alet etmek için 1945’de kurduğu Birleşmiş Milletler örgütü vasıtasıyla makro planda Üçüncü Dünya, mikro planda da İslam Dünyası üzerinde her türlü tasarrufta bulunuyor; bu ülkeleri dilediği gibi sömürüp gidiyor. Hem de müslümanları de kendi emellerine alet ederek..Kaldı ki, beş milyarlık dünya nüfusu içinde sömürenler bir milyar, sömürülenler ise dört milyar nüfusa sahipler.. Peki nasıl oluyor de bir milyar, dört milyarın kanını sülük gibi emiyor?

“Bazı tarihçilerimiz vardır, diyorlar ki mesela, ‘Osmanlılar Arapça kullanmış, Farsça kullanmış.’ Hâlbuki Osmanlı’nın Arapça bileni, bugün bizim İngilizce bilenimiz kadardır.”

“Bize Türkiye ismini 12. asırda İtalyanlar koymuştur. Ülkenin çoğunluk halkı Türk olduğu için bize Türkiye, “Türkü Mania” gibi isimler koymuşlar. Ama biz kendimize ısrarla Rum, Romen demeye devam ettik. Çünkü bu Roma imparatorluğu’nun bir devamıdır. İstanbul’u fetheden Fatih de kendisini Kaiser-i Rum (Doğu Roma İmparatoru) ilan etmiştir. Ama bununla beraber tabii ki o da Türktür.”

“Sultan Abdülaziz’in öldürüldüğü kanısındayım. Çünkü Sultan Abdülaziz bir kere çok dindar. Dindar adamlar kolay intihar etmiyorlar. Abdülaziz yaşamayı seven biri…”

“Vahdeddin ve Atatürk karşı karşıya gelmişlerdir. Ama dost oldukları zaman da vardır. Kim ne derse desin son padişah hazineyi soyup gitmedi. Gittiği yerlerde de Türkiye devleti aleyhinde faaliyette bulunmadı, söz söylemedi.”

“Din ile devletin ayrılması Yahudi ve Müslümanlıkta imkânsızdır. Çünkü her iki dinde de din insanların yirmi dört saatini ayarlar. Sadece devletle olan ilişkilerini değil özel hayatlarını, nasıl yiyip içeceklerini, nasıl temizleneceklerini, karı-koca arasındaki ilişkiyi ve tabii ki devletle olan ilişkiyi ayarlar.”

Ülkemizin değil dünyanın en önemli tarihçilerinden İlber Ortaylı “Tarihin İzinde” dolaşıyor, kafa kurcalayan sorulara cevaplar veriyor ve ezberleri bozuyor.
Prof. Dr. İlber Ortaylı 

Osmanoğulları geniş bir coğrafyada dünya tarihinin en uzun ömürlü ve etkili siyasi teşkilatlarından birinin kurucusudur. Elinizdeki kitap bu hanedanın hükümdarlığı altındaki Osmanlı Devleti’nin tarihine, kuruluş döneminde hüküm sürmüş yedi sultanın biyografileri penceresinden ışık tutmaktadır. Kuruluş döneminin ağırlıklı olarak askeri ve siyasi serüveni bilimsel ve yalın bir anlatımla sunulmaktadır.
Prof. Dr. Halil İnalcık 

Osmanlı tarihinin kaynaklarına inildiğinde birçok abartılmış olay ve efsanevî şahsiyet görmek mümkün. Bu durumda okurlar şu soruyu sormakta çok haklı: “Kaynakları bile böyleyse, biz kendi tarihimizi nasıl öğreneceğiz?” İşte bu soruya cevap verebilmek için Osmanlı tarihçiliği konusunda tüm dünyanın parmakla gösterdiği Halil İnalcık, özel olarak araştırdığı 18 konuya özel bir dosya hazırlar ve bu dosyaya şu ismi koyar: Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler.
Halil İnalcık kitabına Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinde Rumlarla olan irtibat, İzmir’i fethedip Bizans’ı ürküten Türk komutanı Çaka Bey, son araştırmalar eşliğinde Ertuğrul Gazi’nin gerçek hikâyesi gibi kuruluş döneminin en önemli sayfalarıyla başlıyor.

Kitabın devam eden sayfaları arasında Çelebi Mehmed’in iktidar yolu, İstanbul Kuşatması’ndaki kritik üç gün, İstanbul’un fethi gibi oldukça şaşırtıcı ve kritik konular mevcut.

Boğazların 800 yıllık tarihi ve İstanbul, Sultan II. Osman’ın katli, iç savaş döneminin en merak edilen şahsiyeti Kösem Sultan, Sultan I. İbrahim’in hal’i ve katli, Osmanlıların Avrupa’da Protestanlığın yayılmasındaki rolü ve son olarak İnalcık’ın Türk Tarih Kongrelerinin değerlendirmesi ile kitap son buluyor.

Araştırmalara özgünlük kazandıran ve birer kanıt değeri taşıyan fotoğraflarla Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler’de Halil İnalcık, koca bir imparatorluğu yeniden ayağa kaldırıyor. Bu kitap sayesinde, size öğretilenlerin üzerine daha fazla bilgi koyabilir ya da bildiklerinizin sadece bir efsaneden ibaret olduğunu görebilirsiniz.
Prof. Dr. Halil İnalcık 

Dünyada bu kadar çok uygarlık ve onlara ait din varken, hepsinin önemli isimlerini, kurallarını ve tarihlerini hatırlamak kolay değildir. Dinler Tarihi 101 ise kutsal hikâyelerden seçmeleri, peygamberlerin hayatlarını ve dini figürlerin tarihte nasıl yer edindiklerini sıkıcı ayrıntılara girmeden anlatıyor.

Antik uygarlıkların mitolojilerini ve günümüzde milyonlarca inanana sahip dinlerin tarihsel yolculuklarını capcanlı bir anlatımla sunuyor.
İsa’dan Dört Yüce Gerçek’e, Rigveda’dan Kuran’a, semavi dinlerden mistik dinlere; peygamberler, kutsal kitaplar ve önemli dini liderler hakkında merak ettiğiniz her şey..
Peter Archer

Peygamberler tarihi, gün tarihinden ayrılması mümkün olmayan, insanı doğru yola yönelten bir tarih bilgisidir. Bu tarihi bize Kur’an öğretmekte, Hz. Muhammed (s.a.s) de yorumlamaktadır. Bu özelliklere sahip bir tarih kültürü, insanın yaşam rehberidir. Bu nedenle her seviyedeki insan, -ister yöneten ister yönetilen olsun-, bu tarihi iyi bilmelidir ki Allah’tan başkasına kul olmasın! Çünkü kendilerine itaat edilen insanların çoğu, insanı yanlış yola götürür. Bu nedenle bizim rehberimiz başta Peygamberimiz olmak üzere tüm peygamberlerin gösterdiği yol olmalıdır.
İhsan Süreyya Sırma 

Adem (a.s.)’le başlayıp, Kıyamet’e kadar devam edecek olan tarih, sadece okullarda okutulan geçmiş hadiseler kronolojisi değildir. Bilakis tarih, insanoğlunun yaşamıyla çok yakından ilgili, hatta onun içindedir de.
Tarihlerini bilmeyen insanlar, başkalarının bağımlıları, başkalarının uyduları olmaya mahkumdur. Çünkü kendilerine öğretilenden başka bir hakikati göremez gözleri. Buna müsaade dahi edilmez. Dolayısıyla insan, sadece tarihi bilerek hürriyeti tanır, bağımsızlığa aşık olur ve onun için mücadele verir.
İhsan Süreyya Sırma 

Son iki yüzyıldır İslam Dünyasında en yıkıcı etkiyi yapan unsurların başında, Batılı Misyonerlerin yaptıkları çalışmaların geldiğinde şüphe yoktur.
Bu konuda daha önce yayınladığımız Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri isimli çalışmamızda yeterli bilgiyi okuyuculara sunmuştuk. Osmanlı coğrafyasında -İngilizler kadar etkin olmasa da- faaliyet gösteren Amerikan Misyonerleri hakkında bir şey söylememek, İslam dünyasında son iki yüzyıl boyunca yaşananları anlama konusunda bir eksiklik oluşturacaktı. Bu nedenle aynı konuda faaliyet gösteren Amerikan Misyonerleriyle ilgili arşiv incelemelerinde ulaştığımız belgeleri, bu konuda tamamlayıcı bir katkı olmak üzere okuyucularımızın istifadesine sunuyoruz.
İhsan Süreyya Sırma 

Londra Misyoner teşkilatı başkanı şöyle konuştu:

“Biz İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için, müslümanların arasına nifak tohumlarını ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz Osmanlı Devleti’nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkacağız. Böyle yapamazsak, İngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? İşte Hempler, bunun içindir ki, İslam dünyasını nifak ve fesat ateşine vermeden onları tefrikaya sokmadan geri gelme!”
İhsan Süreyya Sırma 

Hanefi mezhebinin kurucusu, ehli sünnetin incisi İmam-ı Azam’ın fikri mücadeleleri, sorulara verdiği cevapları talebelerine vasiyetlerini, sapkın fikirlere karşı adeta bir kalkan olduğunu bu kitapta göreceksiniz. 

-Fıkh-ı Ekber
-El-Alim ve’l Müteallim
-El-Fıkhûl Ebsat
-Osman El-Betti’ye Risalesi
-Tevhid vasiyeti
-Ebu Yusuf’a yazdığı vasiyet
-El-Kaside En-Numaniyye
-Oğlu Hammad’a vasiyeti
-Dehri ile Tartışması
-Yusuf ile bin Halid Es Semtiye vasiyeti

Doç. Dr. Abdülvehhab Öztürk 

Bu eser; yine -yıldızlara daha yakın ve ufku daha engin- bir dağ misali, yukarıları gözleyebilmek adına hususi bir rasathanedir ve bu yönüyle has daireye hitab etmektedir. Fakat bu rasathane; yukarıdan nasıl görüldüğümüzün müşahedesini yapabilmemiz adına, yine o dağ misali alemimize nazır ve ahvalimize hakim bir makam olması sebebiyle umumidir ve bu yönüyle de her birimize hitab etmektedir. Buna havi bir eser ise ancak bir şaheserdir. Şaheser olduğunun bir diğer isbatı da, müellifinin “şah” olduğuna hiç kimsenin bir itirazda bulunmayışıdır.
Seyyid Abdülkadir Geylani 

İnsanın içinde kendisinin de bulunduğu ‘varlık’ ve âlem üzerinde düşünmesi tümevarım bir yolla merkezden çevreye doğru bir seyir takip ederek en nihayetinde sabit bir ilkede karar kılmak ister. Başlama noktası olarak kendisini alsa bile insan gördüklerinden hareketle evrende bir ilke bulmak ister. En azından düşünce tarihi sürekli bir ilke arayışı üzerinde odaklanmıştır. Bu itibarla bir ilkede karar kılmak düşünmenin gerekli kıldığı bir netice olarak kabul edilmiştir. Varlık bahsini tümel ve tümdengelim yöntemiyle ele alan en önemli isim hiç kuşkusuz İbnü’l Arabî oldu. Elinizdeki kitap Fütûhât-ı Mekkiyye’nin ilk cildinde yer alan 6-13. Bölümler arası ve 12-13. kısmı muhteva etmektedir. İbnü’l-Arabî bu kitabında; âlemin yaratılışını, göklerin, yerin, meleklerin ruhani varlıkların ve insanın yaratılışını sıralı olarak ele alır ve bütün bunları ilahi isimlere bağlar.
Muhyiddin İbn Arabi 

Bu kitap merhum İskilipli Mehmet Atıf Efendi’nin Cemiyet-i İlmiyye-i İslamiyye tarafından yayınlanan Beyanü’l-Hak dergisinde 1911-1912 yıllarında “Medeniyet-i Şer’iyye ve Terakkiyat-ı Diniyye” başlığı altında yazdığı makalelerden oluşmaktadır.

Bu makaleleri kısmen sadeleştirerek Latin harflerine çevirip yayınlamaktan maksadımız, son dönem Osmanlı ulemasından Atıf Efendinin İslam, şeriat ve yaşadığı zamanın günlük meselelerine, siyasetine bakışı hakkında fikir edinmek, aynı zamanda bu değerli hocamızın ilmi ve görüşlerinden günümüz müslümanlarının istifade etmesine yardımcı olmaktır.
İskilipli Atıf Efendi 

SÖZLER eserinin içerisinde yer alan konulardan seçmeler:
Besmelenin mana ve hakikati
Namazın beş vakitte kılınmasının hikmetleri
Öldükten sonra yeniden dirilişin ve ahiret hayatının delillerle ispatı
Kur’an hakikatlerinin felsefe ile karşılaştırılması ve inkarcı felsefenin mağlubiyeti
Şeytanın insan kalbine verdiği vesvese hastalığını giderecek manevi ilaçlar
Kur’an’ın kırk yönüyle mucize olduğunun izahı ve ispatı
Kader konusunun herkesin anlayabileceği bir şekilde izahı
Mezhepler arasındaki ihtilafların sebepleri ve içtihad konusuna özel bir yaklaşım
Ruhun mahiyeti ve ebediliği, kıyametin gerçekleşmesi, Cennetle ilgili konular
İnsanın yaratılışına yerleştirilen ‘ene’nin hakikati ve içyüzü. Din ve felsefenin benlik sorununa yaklaşım biçimleri
Atomların hareketlerinin sırları
Vahdaniyetin varlık alemindeki delilleri

Bediüzzaman Said Nursi 

İslam’ın temel kaynaklarında ırkçılık açık bir biçimde reddedilmiştir. Buna karşılık ırkçılığın tarih boyunca İslami kılıflar altında zaman zaman ortaya çıkışına da rastlanmıştır. Konuyla bağlantılı olarak bu araştırmada öncelikle, tarihte ‘dinsel ırkçılık’ olarak nitelenebilecek olan Ümeyyecilik ve Şu’ubiyye akımı ele alınıp kavmiyetçi anlayışa zemin oluşturacak veriler ortaya konulmuştur.
Ardından, günümüzde Türk Müslümanlığı olarak ortaya çıkan ve akademik çevrelerde de tartışılan eğilimin İslam’a uyarlanış biçimleri irdelenmiş, konu, dini-tasavvufi ve tarihi arkaplanıyla birlikte incelenmiştir.
Bundaki amaç, bir Cumhuriyet projesi olarak start alan ve çeşitli evrilmelerle günümüze değin sürekliliğini devam ettiren, özellikle 12 Eylül sonrası çabalarla mukimleştirilmeye çalışılan bu modern projenin kendisine dayanmaya çalıştığı verili ve üretilmiş tarihi kodları ortaya koymaktır. 
Biz Müslümanlar açısından konunun özü şudur: Mensubiyet ‘Arap Müslümanlığı’na olmadığı gibi rücu da ‘Türk Müslümanlığı’na veya bir başka kavmin Müslümanlığı’na olmayacaktır.
Ramazan Yazçiçek 

Bu araştırmada ‘dinsel çoğulculuk’ diye formüle edilen paradigma incelenmektedir.

Büyük dünya dinlerinin her birinin bir diğerinden bağımsız olarak hakik” kurtuluş vasıtaları olduğunu; her bir dinsel geleneğin kendi taraftarlarını kurtuluşa ulaştırma yolunda diğerleriyle eşit derecede geçerliliğini öngören ‘dinsel çoğulculuk’; dinlerin, aynı mutlak ve aşkın gerçekliğe farklı insan” cevaplar olduğu, farklı dinlerden olanların bir arada yaşama imk‰nını dinlerarası diyalogla gerçekleştirme iddiasındadır.

Araştırmayla, dinsel çoğulculuğun, Manizm’den Plüralizm’e süregelen kadim düşünce sistemlerinin günümüze uyarlanmış bir tekrarı/teoloji talebi olduğu ortaya konulmaktadır…

Buna ister dinsel çoğulculuk, ister dinlerarası diyalog deyiniz… Bu, parametreleri kısmi farklılık gösterse de netice itibariyle küreselleşmenin dinden talebini karşılamaya dönük, global çoğulcu bir din oluşturma çabasıdır. Paradigmanın İslam ile irtibatlandırmasında, Kur’an’ı, ‘uyulan’ iken ‘uyan’, ‘belirleyen’ iken ‘belirlenen’ olarak konumlandırmaya kalkışmanın ötesine gidemediği görülmüş; İslamiliği imkanı arayışı sonuçsuz kalmıştır. Bu bağlamda gelişen ‘dinsel çoğulculuk’, herkesin kendi hakikat iddiasından feragat etmesi gerektiğini telkin eden, yerel ve küresel iradeyle eşgüdümlü bir baskıya dönüşmektedir.
Ramazan Yazçiçek

Kaynaklarım

(1908-2002)

20. yüzyılın önde gelen İslâm âlimlerinden.

19 Şubat 1908’de Hindistan’ın Haydarâbâd şehrinde dünyaya geldi. Ailesi köklü ilmî geleneğe sahip olup Arap müfessir ve mutasavvıfı Mahdûm Mehâimî’nin (ö. 835/1432) soyundan gelmektedir. Babası Haydarâbâd Nizamlığı başmüftülerinden Ebû Muhammed Halîlullah’tır. İlk bilgileri babasından aldıktan sonra dinî eğitimini Câmia Nizâmiyye’de tamamladı ve yüksek lisans seviyesine denk bir derece olan “mevlevî kâmil” unvanını aldı. Ardından mezun olduğu Osmâniye Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde devletler hukuku alanında yüksek lisans yaptı. 1929’da Hanefî âlimlerinin eserlerini neşretmek amacıyla oluşturulan Meclisü ihyâi’l-maârifi’n-Nu‘mâniyye’nin kuruluşuna katıldı. 

Muhammed Hamîdullah, asistan olduğu Osmâniye Üniversitesi tarafından, İslâm devletler hukukuyla ilgili doktorasını tamamlamak için Almanya’nın Bonn şehrindeki Rheinische Friedrich Wilhelms Üniversitesi’ne gönderildi. Çalışmaları sırasında San‘a, Mekke, Medine, Beyrut, Şam ve Kahire kütüphanelerinde araştırmalarda bulunduktan sonra 1932 yılında İstanbul’a gitti ve Şerefettin Yaltkaya, İsmail Saib Sencer, Hellmut Ritter, Osman Reşer gibi ilim adamlarıyla görüştü. Doktorasını yaparken Paul Ernst Kahle ve Salim Fritz Krenkow’dan faydalandı. Bu süre içerisinde aynı üniversitede Arapça ve Urduca dersleri verdi, Islamic Culture dergisinin Avrupa muhabirliğini yaptı. 1933’te tezini tamamladı (“Die Neutralität im islamischen Völkerrecht”, ZDMG, XIV [1935], s. 68-88). Paris’te Sorbonne Üniversitesi’ne sunacağı ilk dönem İslâm diplomasisi hakkındaki diğer bir doktora teziyle ilgili olarak Avrupa ve Kuzey Afrika kütüphanelerinde yazma eserler ve özellikle Fransız şarkiyatçısı M. Gaudefroy-Demombynes’in yanında İslâm’ın ilk dönemine ait siyasî belgeler üzerinde çalıştı. Bu tezini de (Corpus des documents sur la diplomatie musulmane à l’époque du prophète et des khalifes ortodoxes, Paris 1935) verdikten sonra bir süre Henri Laoust, Louis Massignon ve William Marçais’nin Collège de France’taki derslerine katıldı. Ardından ülkesine döndü ve 1936-1946 yılları arasında Osmâniye Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde İslâm hukuku ve devletler hukuku profesörü olarak görev yaptı; ayrıca Dinî İlimler Fakültesi’nde ders verdi. 

1946 yılında Haydarâbâd Nizamlığı’nın Birleşmiş Milletler’e üye olması için kurulan delegasyona seçilen Hamîdullah, yurt dışındayken Hindistan’ın Haydarâbâd Nizamlığı’nı işgal etmesi üzerine (1948) ülkesine dönmedi. Haydarâbâd’ın bağımsız bir devlet olarak tanınmasını sağlamak amacıyla çalışmalar yaptığı için Hindistan hükümeti de onun Haydarâbâd topraklarına girmesini yasakladı. Hindistan ile İngiltere arasındaki suçluların iadesi anlaşmasına göre İngiltere’ye girişi engellenince Fransa’ya yaptığı sığınma başvurusunun kabul edilmesi üzerine 1996 yılına kadar orada vatansız (heimatlos) statüsünde yaşadı. 1954’te Paris’teki Centre National des Recherces Scientifiques’te araştırmacı olarak çalışmaya başlayan ve 1978 yılında emekli olduktan sonra da araştırmalarına devam eden Hamîdullah, rahatsızlığı ilerleyince 1996’da Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek Florida eyaletinin Jacksonville şehrindeki akrabalarının yanına yerleşti. 17 Aralık 2002 tarihinde vefat etti, mezarı Jacksonville’deki müslüman kabristanındadır (Muslim Garden of Chapel Hills Memorial Gardens). 

Muhammed Hamîdullah alçak gönüllülüğü, nezaketi, dindarlığı, dünya nimetlerine ve paraya değer vermemesiyle tanınmış ve hiç evlenmemiştir. Eserlerinden telif ücreti almazdı. Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili çalışmalarından dolayı Pakistan Devleti’nin kendisine lâyık gördüğü en yüksek dereceli hilâl-i imtiyâz nişanını kabul etmiş, fakat para ödülünü İslamâbâd’daki İslâm Araştırmaları Enstitüsü’ne bağışlamıştır; aynı şekilde Kral Faysal para ödülünü de almamıştır. Kendisine Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Türk yazılı edebiyatının gelişmesine yardım eden yayınları dolayısıyla takdir ve teşekkür belgesi, İstanbul’daki bir kültür vakfı tarafından “Türk Millî Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı” ödülü verilmiştir. Muhammed Hamîdullah Urduca, Hintçe, İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Rusça, Arapça, Farsça ve Türkçe biliyordu. Mescid-i Nebevî’de kıraat âlimi Hasan b. İbrâhim eş-Şâir’in huzurunda Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona kadar kıraat etmiş ve bir icâzetnâme almıştır. 

1950’lerin başlarında bir süre Pakistan Devleti’nin ilk anayasasıyla ilgili hazırlık çalışmalarına katılan Hamîdullah, 1951’de İstanbul’da düzenlenen XXII. Milletlerarası Müsteşrikler Kongresi’nde sunduğu İslâm hukukunun kaynaklarına dair tebliğiyle dikkatleri üzerinde topladı. 1952 yılından itibaren yirmi üç yıl boyunca İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İslâm Araştırmaları Enstitüsü’nde misafir profesör sıfatıyla ders verdi. Bu enstitüde bulunduğu sırada kendisine asistanlık yapanlar arasında Fuat Sezgin ve Salih Tuğ yer almaktadır. Aynı süre içinde Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ile Erzurum Atatürk Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde İslâm tarihi, İslâm müesseseleri tarihi, mukayeseli dinler tarihi ve İslâm hukuku dersleri okuttu; ayrıca İstanbul, İzmir, Konya ve Kayseri’de çok sayıda konferans verdi. Derslerini ve konferanslarını takip eden, daha sonra İslâmî ilimler alanında akademik çalışma yapanlar arasında Hayreddin Karaman, Bekir Topaloğu, Suat Yıldırım, Yusuf Ziya Kavakçı ve İhsan Süreyya Sırma da bulunmaktadır. Hamîdullah Paris’te Centre National des Recherches Scientifiques’teki görevi sırasında Paris Camii’nde de cuma günleri dersler verdi ve burada bir İslâm kültür merkezinin kurulmasına katkıda bulunup uzun süre France-Islam dergisini yayımladı. Amicales des Musulmans en Europe’un faaliyetlerine katıldı ve l’Association des Etudiants Islamiques en France’ta haftalık konuşmalar yaptı. Paris’te yaşadığı sürece aralarında entelektüellerin de bulunduğu pek çok kimsenin İslâmiyet’i kabul etmesine vesile oldu. Ayrıca Avrupa’da İslâm’ın tebliği amacıyla 1950’li yıllarda Cenevre’de Centre Islamique de Génève adlı bir araştırma ve yayın kurumunun teşekkülüne ve yayınlarına destek verdi. Paris’te akademik çalışma yapan Türk öğrencilerine yardımda bulundu. İslâmî ilimlere bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşarak uzmanlık alanının dışında da inceleme ve araştırmalar yapan ve bunları ilk kaynaklara dayandırmaya çalışan Hamîdullah, özellikle İslâm tarihiyle ilgili çalışmalarında sadece tarihî bilgileri aktarmakla kalmamış, bazan olayların geçtiği yerlere bizzat gidip incelemeler yaptıktan sonra kendi yorum ve değerlendirmelerini katmıştır. Bunları yaparken genelde akılcı bir tutumla ispatlanmamış herhangi bir hususu kabul etmekten uzak durmuş, çalışmalarında sadece tarihî bilgileri gözler önüne sermek yerine olayların gerçek sebeplerini araştırmaya ve bunların sonuçlarını göstermeye gayret etmiştir. Hamîdullah’ın başta mûcizeler olmak üzere bazı konularda akılcı yönü ağır basan açıklamaları zaman zaman eleştirilmiştir. Ona göre bazı insanlar mûcize sebebiyle inandıkları, bazıları da böyle bir etkinin altında kalmadan iman ettikleri için mûcizenin inanç açısından etkisi kesin değildir. Mi‘rac hadisesinde de önemli olan husus Allah’a doğru yüceliştir; nerede ve nasıl olduğu fazla ehemmiyet taşımaz (İslâm Peygamberi, I, 133). 

Muhammed Hamîdullah, rivayete dayalı yöntemler kullanmaları açısından hadis ve tarih ilimleri arasında yakın bir ilişki bulunduğu görüşündedir. İnsanların tarihî belgeleri ilk elden alma arzusu sonucunda belgelerin büyük bir kısmının metinleri bu iki ilim sayesinde günümüze kadar gelebilmiştir. Hadislerle ilgili rivayetlerin güvenilir olup olmadığını tesbit etmekten çok rivayetlerden hareketle Hz. Peygamber’e ve dönemine ait daha kesin bilgilere ulaşmak önemlidir. Onun Hemmâm b. Münebbih’in sahîfesini neşretmesiyle, şifahî rivayetlerin aktarılmasının ilk dönemlere ait verilere ulaşmada uygulanan tek yöntem olmadığı ispatlanmıştır. Böylece Ignaz Goldziher’in ortaya attığı, rivayetlerin toplumun ihtiyaçlarına göre sonradan uydurulup şifahen nakledildiği iddiasının aksine yazılı rivayetten de destek alan bir hadis aktarma yönteminin bulunduğu anlaşılmıştır.

Daha fazlasını TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde bulabilirsiniz.

(10 Temmuz 1944, Siirt)
Fikir adamı, öğretim görevlisi, İslâm tarihi uzmanı ve yazar.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 1966 yılında mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptı. Fransa’da doktorasını tamamladı. Büyük siyer âlimi merhum Muhammed Hamidullah’ı yakından tanıdı ve onun öğrencisi oldu. 1973 yılında Erzurum Yüksek İslam Enstitüsünde İslam Tarihi hocalığı yaptı. 1993 yılında Sakarya Üniversitesine geçti. 1995 yılında bu üniversiteden emekli oldu. İslam Tarihi dalında 30 kitabı ve 200’ü aşkın ilmî makalesi yayınlanan İhsan Süreyya Sırma Hoca, birçok gazete ve dergide yazılar yazdı. Fransızca, İngilizce, Arapça ve Farsça bilen Sırma Hoca, hâlen ilmî çalışmalarına devam etmektedir.

 

(1916 – 2016)
Türk tarih profesörü.

Eserleriyle Osmanlı-Türk tarihine hem siyasî ve ekonomik konularda hem de kültür ve medeniyet tarihi alanında orijinal katkılarda bulunmuş bir bilim adamıdır. Tüm Balkan dillerine ve Arapçaya çevrilmiş olan “The Ottoman Empire The Classical Age 1300-1600” ve “An Economic and Social History of the Otoman Empire” gibi kitapları dünya üniversitelerinde başlıca ders kitabı olarak kullanılmaktadır.[7] Tarih alanındaki üstün çalışmaları ve yetiştirdiği öğrenciler sebebiyle Şeyh-ûl Müverrihin (Tarihçilerin şeyhi) ve Tarihçilerin Kutbu gibi isimlerle de anılmıştır. İnalcık, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 32 yıl hizmet verdikten sonra 1972 yılında Chicago Üniversitesi’nde Osmanlı Tarihi Kürsüsünü, 1993 yılında Bilkent Üniversitesi’nde Tarih Bölümünü kurmuştur.

İlber Ortaylı, Türk tarihçi, akademisyen, yazar. Türk Tarih Kurumu şeref üyesidir. 

1947 yılında doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (1969) ile Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Chicago Üniversitesi′nde master çalışmasını Prof. Halil İnalcık ile yaptı. “Tanzimat Sonrası Mahalli İdareler” adlı tezi ile doktor, “Osmanlı İmparatorluğu′nda Alman Nüfuzu” adlı çalışmasıyla da doçent oldu. Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Roma, Münih, Strasbourg, Yanya, Sofya, Kiel, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde misafir öğretim üyeliği yaptı, seminerler ve konferanslar verdi. Yerli ve yabancı bilimsel dergilerde Osmanlı tarihinin 16. ve 19. yüzyılı ve Rusya tarihiyle ilgili makaleler yayınladı. 1989–2002 yılları arasında Siyasal Bilgiler Fakültesi′nde İdare Tarihi Bilim Dalı Başkanı olarak görev yapmış, 2002 yılında Galatasaray Üniversitesi′ne geçmiştir. Uluslararası Osmanlı Etüdleri Komitesi Yönetim Kurulu üyesi ve Avrupa Iranoloji Cemiyeti üyesidir.

Ahmed Cevdet Paşa veya Lofçalı Ahmed Cevdet Paşa, Osmanlı Devleti’nde on dokuzuncu asırda yetişen Türk devlet ve bilim adamı, tarihçi, hukukçu, şair. Mecelle’yi kaleme alarak İslam hukukunu sağlam bir dille kitaplaştıran kişidir.

Kendi ifadesine göre hicrî 1238 yılı hıdrellezinden kırk gün önce (13-14 Receb 1238 / 26-27 Mart 1823) Bulgaristan’ın Lofça kasabasında doğdu. Asıl adı Ahmed olup Cevdet mahlasını İstanbul’da öğrenim gördüğü sırada şair Süleyman Fehîm Efendi’den almıştır (1843). Babası Lofça ileri gelenlerinden ve meclis âzasından “Istabl-ı Âmire pâyelisi” Hacı İsmâil Ağa, annesi yine Lofçalı Topuzoğlu hânedanından Ayşe Sümbül Hanım’dır. Bizzat kendisi, atalarından Kırkkiliseli (Kırklareli) Yularkıran Ahmed Ağa’nın Prut Savaşı’na (1711) katıldıktan sonra memleketine geri dönmeyerek Lofça’ya yerleştiğini ve zamanla Lofça’nın eşrafı arasına giren ailenin Yularkıranoğulları adıyla şöhret kazandığını söyler.

Küçük yaşta büyükbabası Hacı Ali Efendi’nin teşviki ve desteğiyle Lofça müftüsü Hâfız Ömer Efendi’den Arapça okuyarak öğrenim hayatına başlayan Ahmed, kısa zamanda İslâmî ilimlerle ilgili kitapları okuyacak derecede ilerleme gösterdi. Ardından kadı nâibi Hacı Eşref Efendi ve müftü Hâfız Mehmed Efendi’den çeşitli dersler aldı. Öğrenimini daha da ileri seviyeye götürmek için 1255 (1839) yılı başlarında büyükbabası tarafından İstanbul’a gönderildi. Burada kısa sürede ilmî muhitlerde kendini gösterdi; devrin meşhur âlimleri Hâfız Seyyid Efendi, Doyranlı Mehmed Efendi, Vidinli Mustafa EfendiKara Halil Efendi ve Birgivî Hoca Şâkir Efendi’nin derslerine devam etti. Ayrıca Miralay Nûri Bey ve Müneccimbaşı Osman Sâbit Efendi’den hesap, cebir, hendese gibi dersler gördü. Bir yandan tahsilini ilerletirken öte yandan ders vermek üzere bazı hocalardan icâzet aldı. Bu arada ilmî ve edebî cemiyetlere de girdi; devam ettiği İstanbul Çarşamba’daki Murad Molla Tekkesi’nin şeyhi Mehmed Murad Efendi’den Mes̱nevî okuyarak Farsça bilgisini derinleştirdi ve kendisine mesnevîhanlık icâzeti verildi. Ayrıca Süleyman Fehîm Efendi’nin Karagümrük’teki konağına devam edip ondan Şevket-i Buhârî ve Örfî-i Şîrâzî divanlarını okudu; bir yandan da devrin tanınmış mutasavvıflarından Kuşadalı İbrâhim Efendi’nin sohbetlerine katıldı. Bu muhitlerde tasavvuf ve edebiyatın belli başlı eserlerini okuyarak bilgisini ve kültürünü ilerlettiği gibi şiir ve edebiyat alanındaki eksikliklerini tamamlayıp edebî zevkini geliştirme imkânını buldu. Aynı yıllarda Sâmî ve Nef‘î’yi taklit ederek şiire, Veysî ve Okçuzâde’yi örnek alarak inşâya heves etti. Bu hevesle Reşid Paşa ve kapı yoldaşlarının şiirlerine tahmîsler ve nazîreler söyledi. Fuad Paşa ile ortak gazeller yazdı ve Reşid Paşa’ya bazı kasideler sundu. Kendi ifadesine göre okuyup yazabilecek seviyede Arapça ve Farsça, anlayabilecek ölçüde Fransızca ve Bulgarca biliyordu. Ahmed Cevdet’in büyük bir ilim ve fikir adamı olarak yetişmesinde özel gayretlerinin önemli ölçüde tesiri olmuştur. Nitekim öğrenimi sırasında tatil zamanlarında bile sürekli kitap okuduğunu, sadece bayram günlerinde tatil yaptığını bizzat kendisi söylemektedir.

Öğrenim hayatından sonra devlet hizmetine, Ocak 1844’te Rumeli kazaskerliğine bağlı Premedi kazası kadılığı ile başladı. 29 Haziran 1845 tarihinde İstanbul müderrisliği ruûsunu aldı. 1848’de Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın bir tâlimatını bildirmek üzere Bükreş’te bulunan Keçecizâde Fuad Paşa’nın yanına gönderildi. 10 Nisan 1849’da “hareket-i hâriç” rütbesini aldı. 14 Ağustos 1850 tarihinde Meclis-i Maârif-i Umûmiyye âzalığı ve dârülmuallimîn müdürlüğüne tayin edildi. Bu arada İstanbul’a dönen Fuad Efendi ile birlikte Bursa’ya gitti ve orada kaldığı kısa süre içinde onunla birlikte Kavâid-i Osmâniyye adlı kitabı ve Şirket-i Hayriyye’nin kuruluş nizamnâmesini hazırladı. İstanbul’a döndükten sonra 1851’de Encümen-i Dâniş üyeliğine seçildi. Yeniden kaleme aldığı Kavâid-i Osmâniyye’yi encümenin ilk eseri olarak Abdülmecid’e sundu. Bunun üzerine derecesi “hareket-i altmışlı”ya yükseltildi. Ekim 1853 tarihli bir mazbata ile 1774-1826 devresi Osmanlı tarihini yazmakla görevlendirildi. Eserinin ilk üç cildini tamamlayıp padişaha takdim edince kendisine “mûsıle-i Süleymâniyye” derecesi verildi. Şubat 1855’te vak‘anüvis tayin edildi. Bu görevi sırasında bir yandan tarihinin devamını yazarken bir yandan da geleneğe uyarak zamanın siyasî olaylarını anlatan Tezâkir-i Cevdet’i kaleme aldı. Vak‘anüvislik görevini 1865 yılına kadar yürüttü.

Devlet kademelerindeki bu yükselmenin yanı sıra ilmiye mesleğinde de ilerleyerek 9 Ocak 1856’da mevleviyet derecesindeki Galata kadılığına getirildi; aynı yılın 9 Aralığında Mekke-i Mükerreme kadılığı, 21 Ocak 1861’de de İstanbul kadılığı pâyelerini aldı. 18 Mayıs 1861 tarihinde Rumeli teftişine çıkan Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Paşa’ya refakat ettikten kısa bir süre sonra İşkodra’da meydana gelen isyanı bastırmak üzere “me’mûriyyet-i fevkalâde” ile görevlendirildi. İki ayda bu vazifesini başarıyla tamamladı. 1863’te Bosna eyaletini teftiş göreviyle ilgili hazırlıklarını yaparken 24 Haziran 1863 tarihinde Anadolu kazaskerliği pâyesine ulaştı. Bir buçuk yıl içinde Bosna’da gerekli ıslahatı gerçekleştirip masrafı bölge halkı tarafından karşılanmak üzere iki alay asker tanzimine de muvaffak oldu. Bu başarıları dolayısıyla o zamana kadar hiçbir ilmiye mensubuna verilmemiş olan ikinci rütbeden “nişân-ı Osmânî” ile mükâfatlandırıldı. Haziran 1864’te Kozan tarafına gönderildi. Derviş Paşa ile birlikte Fırka-i Islâhiyye’yi oluşturup Cebelibereket, Çukurova ve Kozan dağlarını dolaştı, altı ay içinde gerekli ıslahatı yaptı. Ancak onun bu başarıları kendisini çekemeyenlerin harekete geçmesine yol açtı; hatta şeyhülislâmlığa getirilecekken ilmiye sınıfından mülkiyeye nakline karar çıkarıldı ve 13 Ocak 1866’da kazaskerlik pâyesi vezârete çevrildi. “Efendi”likten alınıp “paşa”lığa geçirilmesi şeklindeki bu sınıf değişikliğinin onu gücendirdiği anlaşılmaktadır. Nitekim memurların hal tercümelerinin kaydedildiği Sicill-i Ahlâk’ta (İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Cevdet Paşa Evrakı, nr. 47) kendisine yapılan bu haksızlık karşısında duyduğu üzüntüyü ifade etmektedir.

Ahmed Cevdet Paşa bundan sonra Maraş, Urfa, Zor sancakları ve Adana eyaletinin birleştirilmesiyle oluşturulan Halep valiliğine tayin edildi; iki yıl süren bu görevi sırasında yeni valiliğin teşkilâtlanmasını gerçekleştirdi. 1868’de kendisine, Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye’nin ikiye ayrılmasıyla teşkil edilen Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye başkanlığı verildi. Divanın nezârete çevrilmesi üzerine Adliye nâzırı oldu ve bu dönemde nizamî mahkemeler teşkilâtını kurarak bununla ilgili kanun ve nizamnâmeleri hazırladı.

Cevdet Paşa’ya şöhret kazandıran gelişmelerden biri de onun tarafından ortaya atılan, Hanefî fıkhına dayalı bir kanun kitabının hazırlanması gerektiği düşüncesidir. Nitekim bu düşüncesi kabul edilerek Bâbıâli’de teşkil edilen Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti’nin reisliğine getirildi. Devrin önde gelen fıkıh âlimlerinin de yer aldığı bu cemiyet Mecelle’nin ilk dört kitabını yayımlamaya muvaffak oldu. Beşinci kitabın hazırlığı biterken Cevdet Paşa reislikten azledilerek Bursa valiliğine tayin edildiyse de birkaç gün sonra bu görevinden de alındı (1870). Bu arada cemiyet başkanlığına Gerdankıran Ömer Hulûsi Efendi getirildi, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti de Bâb-ı Meşîhat’a nakledildi. Ancak cemiyetin “Kitâbü’l-Vedîa” adıyla çıkardığı altıncı kitabın büyük tenkitlere uğraması üzerine 24 Ağustos 1871’de Cevdet Paşa’ya yeniden Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti ile Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlıkları verildi. Mecelle’nin sekizinci kitabı hazırlandığı sırada Maraş valiliğine tayin edildiyse de on sekiz gün sonra bu defa Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye üyeliği ve Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti başkanlığına tayin edilerek tekrar İstanbul’a alındı (6 Ağustos 1872). Kısa bir süre sonra Şûrâ-yı Devlet üyesi, ardından da Evkaf nâzırı oldu (1873). Aynı yılın ortalarına doğru Maarif nâzırlığına getirildi. Nâzırlığı zamanında ilkokullardan yüksek okullara kadar her seviyede ders programları yapıldı, yeni bir elifbâ cüzü hazırlanarak bastırıldı. Nuruosmaniye Camii avlusunda modern usullere göre “ibtidâiyye” adıyla bir ilkokul açıldı. Dârülmuallimîn teşkilâtı sıbyanrüşdiyeve idâdî olmak üzere üç dereceye ayrılarak yeniden düzenlendi. Kendisi de Kavâid-i TürkiyyeMi‘yâr-ı Sedâd ve Âdâb-ı Sedâd adını taşıyan üç okul kitabı yazdı. Kısas-ı Enbiyâ adlı eserinin üç cüzünü de bu arada tamamlayarak bastırdı.

1874’te Şûrâ-yı Devlet başkan vekilliğine getirilen Cevdet Paşa, Mecelle’nin on ikinci kitabını da hazırlatmıştı. 2 Kasım 1874 tarihinde Yanya valiliğine, 1875’te de önce Maarif nâzırlığı ve kısa bir süre sonra da Adliye nâzırlığına getirildi. Bu sonuncu görevi sırasında Ticaret Nezâreti bünyesindeki ticaret mahkemelerini Adliye Nezâreti’ne bağladı. Bu arada Bulgaristan’da görülen isyan belirtileri üzerine 1876’da Rumeli teftişiyle görevlendirildi; Edirne ve Filibe yoluyla Sofya’ya gitti; döndüğünde nâzırlıktan azledilip Suriye valiliğine tayin edildiyse de daha Suriye’ye varıp görevine başlamadan üçüncü defa Maarif nâzırlığına getirildi. Bir müddet sonra yeniden Adliye nâzırlığına tayin edildi. Bu sırada on altıncı kitabı da bastırarak Mecelle’yi tamamladı. İbrâhim Edhem Paşa sadrazam olunca 1877 yılında Dahiliye nâzırlığına getirildi. Nâzırlığı sırasında mülkiye memurlarının hal tercümelerinin kaydedildiği Sicill-i Ahvâl Defteri’ni tanzim ettirdi. Aynı yıl içinde Evkaf nâzırlığına naklen tayin edildi. 1878’de Suriye valisi olarak Şam’a gitti. Bu arada Kozan’da Kozanoğlu Ahmed Paşa tarafından çıkarılan isyanı bastırmakla görevlendirildi. Ancak isyanın bastırılması sırasında Şam valiliğine Midhat Paşa’nın tayin edilmesi üzerine açıkta kaldı ve görevini tamamladıktan sonra İstanbul’a döndü. Yolda Ticaret nâzırlığına tayin edildiği haberini aldı. Tunuslu Hayreddin Paşa’nın sadâretten istifası üzerine, Ârifî Ahmed Paşa sadârete getirilinceye (9 Şâban 1296 / 29 Temmuz 1879) kadar on gün müddetle sadrazamlığı vekâleten yürüttü ve Meclis-i Mahsûs-ı Vükelâ’ya başkanlık yaptı. Said Paşa başvekil olunca tekrar Adliye nâzırlığına getirildi. Bu defaki Adliye nâzırlığı sırasında 26 Haziran 1880’de açılan Mekteb-i Hukuk’ta usûl-i muhâkeme-i hukūkıyye, belâgat-ı Osmâniyye ve ta‘lîm-i hitâbet derslerini verdi. Ahmed Vefik Paşa’nın başvekil olması üzerine 30 Kasım 1882’de Adliye nâzırlığından ayrıldı ve üç buçuk yıl resmî görevlerden uzak kaldı. Bu sırada tarihini tamamladı, Kavâid-i Osmâniyye’nin eksiklerini ikmal etti.

Cevdet Paşa son olarak Server Paşa’nın vefatı üzerine 11 Haziran 1886 tarihinde beşinci defa Adliye nâzırlığına getirildi. Ancak Sadrazam Mehmed Kâmil Paşa ile aralarında çıkan anlaşmazlık sebebiyle bir süre sonra ayrılmak zorunda kaldı. 10 Mayıs 1890’da II. Abdülhamid onu Meclis-i Âlî’ye tayin etti. Cevdet Paşa bundan sonraki hayatını ilmî çalışmalarına ve çocuklarına ayırdı. Kısa bir hastalıktan sonra 26 Mayıs 1895’te Bebek’teki yalısında vefat etti ve Fâtih Sultan Mehmed Türbesi hazîresine defnedildi.

Tanzimat devrinin önde gelen şahsiyetlerinden olan Cevdet Paşa, son asır Türk-İslâm ilim âleminin mümtaz simalarından biridir. Ahmed Cevdet büyük bir devlet adamı olduğu kadar aynı zamanda tarihçi, hukukçu, mütefekkir, edip, eğitimci ve sosyologdur. Henüz genç bir medrese talebesiyken olağan üstü zekâsı, çalışkanlığı, bilgisi ve isabetli tahlilleriyle hocalarının dikkatini çekmiş, zaman zaman onlarla ilmî meselelerde tartışmalara girmiştir. Genç yaşta İslâmî ilimlerle birlikte Arapça ve Farsça’yı çok iyi bir şekilde öğrenirken Emîn Efendi adlı bir kişiden Fransızca dersleri de aldı. Bu ona kısmen Batı tarih kitaplarını ve kanunlarını okuma ve anlama imkânını vermiştir.

Cevdet Paşa medeniyeti cemiyet hayatının gereği olarak kabul etmekteydi. Ona göre insan doğuştan medeniyete yatkındır. İnsanoğlunun medenî hayata geçiş sürecinde toplumlar arasında bazı basamak farkları doğmuştur. Böylece medeniyet, toplumların göçebelik ve yerleşik durumundan sonra üçüncü ve son merhalesini oluşturur. Bu merhaleye ulaşmanın temel şartı insanların kemale erdirilmesidir ki bu da ancak eğitim ve öğretimle mümkündür. Cevdet Paşa bu husustaki çalışmalarını başlıca üç noktada yoğunlaştırmıştır. a) Yeni eğitim ve kültür kurumlarının açılması. b) Her derecedeki okullar için yeni ders kitaplarının hazırlanması ve yayın faaliyetlerinin arttırılması. c) Türkçe’nin bilim dili haline getirilmesi. Cevdet Paşa nâzırlıkları döneminde bu konularda önemli kararlar almış ve üstün başarılar elde etmiştir. Nitekim Encümen-i Dâniş’in teşkilinde büyük katkılarda bulunmuş, dârülmuallimîn yönetmeliği onun müdürlüğü zamanında düzenlenmiş ve 1872’de İstanbul’da ilk idâdî de onun Maarif nâzırlığı sırasında açılmıştır. On iki ciltlik Târîh-i Cevdet’ini devrine göre sade bir dille yazmış olması, onun dilde sadeliğe verdiği önemin bir sonucudur. Ayrıca okullarda okutulmak üzere modern metotlara göre Türkçe ders kitapları hazırlamıştır. Öte yandan Türkçe’nin ilim dili olamayacağını iddia edenlere bir cevap olmak üzere Takvîmü’l-edvâr adını verdiği risâlesini bastırarak herkese Türk diliyle de güzel eserler yazılabileceğini göstermiştir (Tezâkir, IV, 110).

Cevdet Paşa, Osmanlı kurum ve kuruluşlarına yeniden şekil verilmesi konusundaki farklı fikirlerin hız kazandığı bir dönemde, gelenekçi Türk-İslâm Doğu kültürü ile yenilikçi Batı arasında senteze varmaya çalışmış bir şahsiyettir. Osmanlı müesseselerinin İslâmî esaslara dayandığını dikkate alarak Batı devletleriyle Osmanlı Devleti’nin farklı din ve medeniyetlerden doğduğunu, bu sebeple de her yönden Batılılaşma’nın hem yanlış hem de imkânsız olduğunu düşünmüş, sonuç olarak Batı taklitçiliğine ve maddeci felsefeye şiddetle karşı çıkmıştır. Ancak bütün icraatında Osmanlıcı-İslâmcılığı sürdürmekle birlikte metotta yenilikçiliği benimsemiş, Batı’nın pozitif bilimler, teknik ve yönetim alanlarındaki üstünlüğünü kabul ederek bu alanlarla ilgili Osmanlı müesseselerinin Batı tarzında ıslahını savunmuştur. Avrupa kanunlarının ve kurumlarının olduğu gibi alınmasına karşı çıkan Cevdet Paşa İslâmî geleneklerin korunması gerektiğini söylemiş ve bir kısım devlet ileri gelenlerinin Fransız kanunlarının tercüme edilip alınması yönündeki görüşlerine karşı çıkarak (Ma‘rûzât, s. 199-200) Mecelle’nin hazırlanmasında en önemli rolü oynamıştır.

Cevdet Paşa’ya göre İslâm dini herkese hak ettiği hürriyeti verdiği için İslâm dünyasında Batı’daki gibi bir hürriyet mücadelesi vuku bulmamış, buna karşılık adaletin tesisi gayretleri ön plana geçmiştir. Cevdet Paşa, devletin ve hükümetin ancak İslâmî esaslara uymakla fitne, fesat ve zulmü önleyebileceğini düşünmektedir. Aynı sebeple gayri müslimlere de “şer‘-i şerif”e uygun muamele edilmesini istemiştir. İslâm’daki bu eşitlik-adalet uyumundan dolayı Avrupa’daki sınıf çatışmaları, feodalite, sömürü ve zulüm Osmanlı toplumunda görülmemiştir.

Cevdet Paşa’nın millet anlayışı ise İslâm geleneğine uygun olarak müslüman milletlerin siyasî birlik ve bütünlüğünü temsil eden Osmanlılıktemeline dayanmaktadır. Milliyet karşılığı olarak “kavmiyet”i kullanır ve bunun Fransız İhtilâli’nden sonra bulaşıcı bir hastalık gibi Avrupa’da yayıldığını söyler (Târih, I, 169). Vatan fikri konusunda da muhafazakârdır. Vatan mefhumunun müslüman halk arasında Avrupa’da olduğu gibi rağbet bulamayacağını, bunun yerine dinin daha tesirli olacağını savunur. Ona göre Osmanlı’nın asıl büyüklüğü hilâfet ve saltanatın birleştirilmesinden doğmuştur. Devleti devlet yapan esas unsur İslâmiyet’tir. Cevdet Paşa ayrıca meşrutiyet idaresine de karşı çıkar. Nitekim I. Meşrutiyet’in ilânı ve Meclis-i Meb‘ûsan’ın kapatılması sırasında Sultan Abdülhamid’in siyasetini desteklemiş ve Adliye nâzırı sıfatıyla Midhat Paşa’nın Yıldız Mahkemesi’ndeki yargılanmasında önemli rol oynamıştır.

Cevdet Paşa iktisadî hayatta liberalizmi benimsemekle birlikte devletin kalkınması için kapitülasyonların kaldırılması gerektiğini savunmuş, iş hayatında müslümanların da anonim şirketler kurmasını teklif etmiştir.

Tarihçiliği. Cevdet Paşa, pek çok vasfı yanında özellikle tarihe dair eserleriyle klasik Osmanlı tarihçiliğine yeni bir bakış açısı getirmiş; tarihçilik, tarih felsefesi ve metodolojisi bakımından da eski vak‘anüvis tarihlerinden farklı yeni bir anlayışın yolunu açmıştır. Osmanlı tarihçiliğinin klasik geleneğine şeklen bağlı görünmek ve İslâm tarihçiliğinin “ilmî tarihçilik” ekolünü takip etmekle birlikte bunun belâgata önem veren İran tarzı edebî tarihçilikle âhenkli bir terkibini gerçekleştirmiştir. Böylece bir bakıma Kâtib Çelebi ve Müneccimbaşı gibi aynı terkibi yapmış olan tarihçi neslin son temsilcisi olmuş, eski ile yeni tarihçilik anlayışı arasında bir köprü vazifesi görmüştür. Cevdet Paşa tarih felsefesi ve metodolojisinde geniş ölçüde, bir kısmının tercümesini yaptığı İbn Haldûn’un Muḳaddime’sinin tesirinde kalmıştır. Bundan dolayı A. Hamdi Tanpınar onu “İbn Haldûn’un son şâkirdi” sayar. Ayrıca talebesi Selim Sâbit’e, fikrî dünyasının gelişmesinde Michelet, Taine, İbn Haldûn, İbn TeymiyyeZehebî, Alman tarihçisi Hammer, İngiliz tarihçisi Buckle ve Macaulay, Fransız âlimi Montesqieu’nun etkisi olduğunu belirtmiştir. Cevdet Paşa’nın Batılı müelliflerden ne ölçüde faydalandığı tartışmalı ise de İbn Haldûn’un görüşlerinin onun tarihçilik anlayışında önemli bir yer tuttuğu söylenebilir. Nitekim İbn Haldûn’un asabiyet* prensibini Osmanlı Devleti’ne uygulayarak bu devleti “Türklüğe mahsus olan sıfât-ı sâbite-i memdûha ile şecâat ve diyânet-i Arabiyyeyi cem‘ etmiş bir cem‘iyyet-i cemîle” şeklinde tanımlar (Târih, I, 29). Cevdet Paşa, İbn Haldûn’un “beş tavır” nazariyesini Kâtib Çelebi, Müneccimbaşı, Naîmâ gibi Osmanlı tarihçilerine benzer bir anlayışla nakletmiş ve her devlet gibi Osmanlı Devleti’nin de kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş safhalarından geçeceğini, ancak beşinci tavrın tıpkı diğer Osmanlı tarihçilerinin söylediği gibi değiştirilebileceğini belirtmiştir. Böylece tarihte mutlak bir determinizme inanmamakla İbn Haldûn’dan ayrılmıştır. Osmanlı Devleti’nin gerilemesini yükseliş döneminde sınırların fazla genişlemiş olmasına bağlamış, tıpkı Naîmâ gibi, uzağı gören devlet adamları sayesinde devletin ömrünün uzatılabileceği, hatta yeniden canlandırılabileceği fikrini benimsemiş, “değişmez muayyeniyet” yerine “iradeci” görüşe taraftar olmuştur. Bir bakıma Muḳaddime’den düşünme mantığı alan Cevdet Paşa’nın telif modeli olarak da İbn Haldûn’un eserlerinden etkilendiği, Tezâkir ile et-Taʿrîfarasındaki muhteva benzerliğinden anlaşılmaktadır.

Cevdet Paşa tarihini yazarken kaynak eserleri ve diğer tarih malzemelerini topladıktan sonra bunları titizlikle değerlendirmiş, yeri geldikçe eski tarihleri ve tarihçileri ciddi şekilde tenkit etmiştir. Meselâ tarihçi Edîb’i hükümlerinde sübjektif davranmak ve ölçüsüz tahminlerde bulunmakla, Enverî ve Âsım Efendi’yi yeteri kadar ilmî titizlik göstermemek ve çelişkili bilgiler vermekle suçlamış, Şânîzâde’nin taraflı davrandığına ve doğru olmayan nakiller yaptığına işaret etmiştir. Kaynak seçimi ve bunları kullanmadaki titizliği yanında olayların sadece cereyan şekillerini aktarmakla yetinmeyip aralarındaki sebep-sonuç bağlarını ortaya koyarak anlatmaya çalışmıştır. Özellikle kurumların bozuluş sebeplerine önem verip bu bozulmanın tahliline girişmiştir. Böylece müessese tarihine dair ilk denemeyi gerçekleştirdiği gibi olayların meydana gelişinde farklı bir yaklaşımı yakalamaya çalışmıştır.

Tarihin her şeyden önce bir merak konusu olduğunu belirten Cevdet Paşa, tarihi mütalaa etmenin faydasının bir olayın şu tarihte şöyle olduğunu bilmekten ibaret olmadığını belirtir. Ona göre tarih, büyük ve önemli olayların meydana geldiği gibi güçlü bir muhakeme ile ifade edilmesinden ibarettir. Bu ise eğitim ve telkin bakımından önem kazanmaktadır. Ancak küçük olaylar ve önemsiz gibi görünen faktörler de mutlaka hesaba katılmalıdır. Çünkü olayların sebebini araştırmada bunlar da etkili olabilir ve bu husus tarih ilminin asıl görevidir. Bütün olaylar birbirini takip eden gelişmelerin birer sonucudur. Ayrıca tarih devletin nizamının korunması için de önemlidir. Hatta Cevdet Paşa bazı ulemânın, geçmişteki usullerin yeni döneme uygulanması açısından da tarihin öğrenilmesi gereken bir ilim olduğu fikrine katılır.

Daha fazlasını TDV İslâm Ansiklopedisi internet sitesinde bulabilirsiniz.

Bediüzzaman Said Nursî, İslam alimi, düşünürü, Risale-i Nur adlı tefsir külliyatının yazarı ve Nur cemaatinin kurucu lideridir.

1878’de Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs köyünde dünyaya geldi. Çocukluğunda çevresindeki medreselerde eğitim gördü. Kendisinde görülen harikulade zekâ ve hafıza sebebiyle, önceleri “Molla Said-i Meşhur” diye tanındı. Daha sonra “Zamanın Harikası”   anlamında  “Bediüzzaman”  unvanıyla  şöhret buldu.

Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili doksan kitabı ezberledi. Her gece bunlardan birini tekrar ediyordu. Bu tekrarlar O’nu, Kur’an âyetlerini derinlemesine anlamasına birer basamak oldu ve her bir Kur’an âyetinin bütün kâinatı ihata ettiğini gördü.

1900’lü yılların başında, doğuda Medresetü-z Zehra adında, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir İslam üniversitesi kurmak fikriyle, yönetim ve hilafet merkezi olan İstanbul’a geldi ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmek için gayret gösterdi. Bugün doğrudan istediği şekilde bir üniversite kuramamış olmakla birlikte, dünyanın her tarafına uzanan ilim evleri açılması ile Bediüzzaman’ın hayalini kurduğu ilim yuvaları farklı bir şekilde vücut buldu.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Doğu cephesinde gönüllü alay komutanı olarak hizmet etti. Savaş esnasında yaralanıp iki buçuk yıl Rusya’da esir kaldı. 1917’deki Bolşevik İhtilali esnasındaki kargaşadan yararlanıp esaretten kurtuldu. Dönüşte, Genelkurmay’ın kontenjanından Osmanlı’nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan “Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye”de görev yaptı. İngilizlerin İstanbul’u işgali yıllarında onların aleyhinde Hutuvat-ı Sitte adıyla bir risale neşretti. 

Anadolu’da başlatılan İstiklal mücadelesine destek verdi.

1925 yılında Van’da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, bu harekete karşı çıktığı halde, tedbir olarak önce Burdur’a, ardından Isparta ve Barla’ya gönderildi. Burada sekiz yıl kaldı. “Risale-i Nur” isimli Kur’an tefsirinin çoğu bölümlerini burada yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle 1935 senesinde Eskişehir Mahkemesine sevk edildi.

Sürgüne gönderildiği Kastamonu’da eserlerini yazmaya devam etti. 1943’te Denizli Mahkemesi’ne, 1948’de Afyon Mahkemesi’ne sevk edildi. Mahkemeler beraatla neticelendi.

1950’de çok partili hayata geçildiğinde dini hak ve hürriyetler genişledi. Bediüzzaman, bu dönemde eserlerini matbaalarda bastırdı.

Bediüzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960’ta Urfa’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Teknoloji ve Kişisel Gelişim

Dünyanın en iyi korunan nükleer tesisi, hiç kimse farkına varmadan nasıl sabote edilir?
Milyon dolarlık şirketler neden en gizli kayıtlarını halen kâğıt ortamında tutuyor?
Dünya çapında işlem yapan borsa ve foreks piyasaları hangi yazılımlarla manipüle ediliyor?
İnternetin derinliklerinde aslında neler gizli?
Her gün kullandığınız, bağımlısı olduğunuz internet hizmetleri neden bedava?
Telefonunuza yeni indirdiğiniz oyun neden telefon rehberinize erişmek ister?
Sanal para ve online oyunlar para aklamada nasıl kullanılır?
Önümüzdeki günler, hackerların ve kötü amaçlı yazılımların çağı mı olacak?
 
Geleceğin Suçları, içinde bulunduğumuz dijital çağda bilgisayar teknolojileri nedeniyle ortaya çıkan yeni suç türleri üzerine bir kitap: Siber saldırılar, bilgisayar virüsleri, hackerlar, kötü amaçlı yazılımlar, uluslararası dijital suçlar… Henüz yayımlanmadan en iyi teknoloji, siber güvenlik ve fütürizm kitabı seçilen ve tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından okunan Geleceğin Suçları, bugünün ve geleceğin dünyasındaki en ilginç siber suçların nasıl organize edildiğini ve bu suçların nasıl engellenebileceğini ele alıyor. Teknolojinin karanlık yönünü keşfetmek ve anlamak isteyenler için.
Marc Goodman 

ABD Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) eski çalışanı Edward Snowdenın, Ulusal Güvenlik Dairesinin izinsiz telekulak skandalına dair “çok gizli” belgeleri yayımlamasıyla birlikte tüm dünyada toplu elektronik gözetim tehdidine ve dijital çağda mahremiyetin önemine ilişkin görülmemiş bir tepki meydana geldi. Amerikalı anayasa hukukçusu gazeteci yazar glenn greenwald, Edward Snowdenın kendisine ulaşmasıyla başlayan ve on günlük hong kong macerasıyla devam eden, amerika birleşik devletlerinde ulusal güvenlik ve bilgi gizliliğine dair yoğun tartışmaların yaşandığı ve hükümetin, kamuoyunun sert tepkileriyle karşılaştığı süreci bugüne kadar duyulmamış çarpıcı yönleriyle okuyucuyla paylaşıyor.

Gelecek Yapay Zekâ’da fakat bu gelecek nasıl olacak? 
Süper zekâ bizim kölemiz mi yoksa efendimiz mi olacak?
 
Faydalı YZ araştırmalarının gündeme oturmasını sağlayan MIT Profesörü Max Tegmark, bizi YZ üzerine var olan son tartışmaların merkezine götürüyor. Varlığımızın gelecekteki safhasını keşfedebilmek için efsaneleri gerçeklerden, ütopyaları distopyalardan ayırıyor. Yapay Zekâ suç, savaş, adalet, iş gücü, toplum ve bizim insan olma hissimizi nasıl etkileyecek? YZ’nin yükselişi diğer tüm teknolojilerden daha çok geleceğimizi şekillendirme potansiyeline sahip.
Max Tegmark 

DÜŞÜNCELERİNİZİ DEĞİŞTİRİRSENİZ KADERİNİZİ DE DEĞİŞTİRİRSİNİZ
Neden bir insan üzgünken diğeri mutludur?
Neden bir insan korkak ve endişeliyken diğeri inanç ve güven doludur?
Neden bir insan amansız olduğu söylenen bir hastalıktan kurtulurken diğeri iyileşemez?
Neden bir insanın güzel, lüks bir evi varken diğeri derme çatma bir yerde yaşamak zorundadır?
Neden bir insan tam bir başarı örneğiyken diğeri sefil haldedir?
Neden bir konuşmacı ilgi çekici ve son derece popülerken, diğeri sıradan ve sönüktür?
Neden bir insan işinde ya da mesleğinde bir dehayken, diğeri hayatı boyunca hiçbir şey yapmadan ya da başarmadan düşekalka yürümeye çalışır?
Neden bu kadar fazla hoşgörülü ve ahlaklı insan zihnindeki ve bedenindeki olumsuzlukların acısını çekiyor?
Neden ahlaksız pek çok kişi başarılı, zengin ve sağlıklı olup bunun keyfini çıkarıyor?
Neden bir insan mutlu bir evlilik sürerken diğeri evliliğinde mutsuzluk ve hayal kırıklığı yaşıyor?
Bu soruların yanıtı, bilinç ve bilinçaltınızın işleyişinde gizli olabilir mi?
Kesinlikle evet.
Joseph Murphy 

‘Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür.’
Montaigne

Siz daha tehlikeyi algılamadan, ayağınızı fren pedalının üstüne götüren kim? Neden sır saklamakta böylesine başarısız, nedenini bilmeden birini çekici bulmakta bu kadar başarılıyız? Eğer bilinçli zihin, yani sabah uyandığınızda sizinle birlikte uyanan ben,
buzdağının yalnızca görünen kısmıysa, zihninizin geri kalanı tüm bir ömür neyle iştigal etmekte?

Ünlü nörobilimci David Eagleman, 20 dilde yayımlanan –ve neredeyse şimdiden klasikleşen– kitabı Incognito ile beynimizin derinlerine dalarak, yaptığımız, düşündüğümüz ya da hissettiklerimizin çok büyük bir kısmının bizden başka bir biz tarafından yönetildiğini ürkütücü bir berraklıkla ortaya koyuyor. Sadakat geninden sizi olmadığınız birine dönüştüren beyin zedelenmelerine; optik yanılsamalardan striptizcilerin neden ayın belirli zamanlarında daha çok para kazandığına; Truva fatihi Odysseus’tan renkleri işitip biçimleri tadabilen sinestezik insanlara kadar geniş bir yelpazeden vakaları ve araştırmaları bir araya getiren Incognito, beynimizin işleyişi ve çelişkileri hakkında olağanüstü bir keşif yolculuğu sunuyor.
David Eagleman 

Yakın zamana kadar bilim niçin uyuduğumuzu, uykunun ne işe yaradığını ya da uykusuzluğun neden sağlığa bu kadar zararlı olduğunu açıklayamıyordu. Yeme, içme ve üreme gibi diğer temel ihtiyaçlarla karşılaştırıldığında uykunun amacı belirsiz kalıyordu. 
 
Nörobilimci ve uyku uzmanı Profesör Matthew Walker uykunun hayatımızın en önemli ama en az anlaşılan yönlerinden biri olduğunu söylüyor. Uyumak beynimizin öğrenme, ezberleme ve mantıklı karar verme dâhil pek çok işlevini destekliyor, duygularımızı yeniden düzenliyor, bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor, metabolizmamızın ince ayarını yapıyor ve iştahımızı dengeliyor. Rüya görmek ise beyne geçmişte ve yakın zamanda edindiğimiz bilgileri harmanlayabileceği görsel bir gerçeklik alanı sunarak yaratıcılığı artırıyor. 
Walker bu merak uyandıran kitabında uykuyu devrimsel bir bakış açısıyla ele alarak uykunun fiziksel ve zihinsel sağlığımızı nasıl etkilediğini inceliyor. Çığır açan bilimsel araştırmalar ile kendi klinik tecrübelerini bir araya getirerek öğrenme becerimizi artırmak, ruh halimizi iyileştirmek, enerji seviyemizi yükseltmek, hormonlarımızı düzenlemek, kanseri, Alzheimer hastalığını ve diyabeti önlemek, yaşlanmanın etkilerini geciktirmek, yaşam süremizi uzatmak, çocuklarımızın daha iyi öğrenmelerini sağlamak ve yaptığımız işlerde üretkenliğimizi artırmak için uykudan nasıl faydalanabileceğimizi açıklıyor. Aynı zamanda her gece daha iyi uyumamızı sağlayacak tavsiyelerde bulunuyor. 
Niçin Uyuruz? sizi baştan sona büyüleyecek kadar zekice kaleme alınmış, anlaşılır ve aydınlatıcı bir uyku rehberi. 
Matthew Walker 

“Gerçekleri öğrenir, kurguyu üretiriz. Olanı kavrar, olabilecekleri düşleriz.”
 
İnsan dünyanın yeni versiyonlarını yaratıyor, hem de her gün. Yenilik üretme yeteneğimizin canlılar arasında eşi benzeri yok. İnekler koreografi hazırlamıyor, sincaplar ağaç tepelerine ulaşmak için asansör inşa etmiyor, timsahlar sürat motorları tasarlamıyorlar. Bizler ise, binlerce yıl önce meydana gelmiş bir evrimsel ince ayar sayesinde, deneyimlerimizi özümseyip onlardan “şöyle olsa ne olur”lar türetebiliyoruz.
Ünlü nörobilimci David Eagleman ve besteci Anthony Brandt şu sorunun peşine takılıyor: İnsanlığın yaratma becerisi ve güdüsünün temelinde yatan şey nedir? Zihnimizdeki yaratıcı yazılım nasıl çalışıyor, ona neden sahibiz ve bizi nereye götürüyor? Yaratıcı Tür, Picasso’dan konsept arabalara, şemsiyelerden Ay’a seyahate, eğitim sistemimizden ketçap şişelerine kadar uzanıp yaratıcı zihni mercek altına alan etkileyici bir yolculuk. Nörobilimdeki en yeni bulgulardan faydalanarak sahip olduğumuz bu derin, gizemli ve en önemli insan becerisinin temel işleyişini ilk kez böylesine görünür kılıyor ve hepimiz için daha yaratıcı bir geleceğin kapılarını aralıyor. 
David Eagleman , Anthony Brandt

Teknoloji ve Kişisel Gelişim Alanında bir iki kaynağım dışında okuduğum kitapların/dergilerin içinde geçen referansları/kaynakları değerlendiriyorum. Tarih ve Din alanında ki kaynaklarım dışında da okuduğum kitaplarda geçen kaynakları değerlendirmeye çalışıyorum.

Mission News Theme Compete Themes tarafından yapılmıştır.